YDS3000-IFCS-A

  1. A
    • BİR.
    • There’s a waiting visitor for you.= Sizin için bekleyen bir ziyaretçi var.
  2. Abandon
    • TERK ETMEK, BIRAKMAK, UZAKLAŞMAK, YÜZÜSTÜ BIRAKMAK.
    • People often simply abandon their pets when they go abroad.= İnsanlar genellikle yurtdışına çıktıklarında evcil hayvanlarını yüzüstü bırakırlar.
  3. Abondoned
    • TERK EDİLMİŞ.
    • The child was found abandoned but unharmed.= Çocuk terk edilmiş olarak bulundu ama sağ salimdi.
  4. Ability
    • YETENEK, BECERİ, HÜNER, -EBİLME.
    • The system has the ability to run more than one program at the same time.= Sistem aynı anda bir programdan daha fazlasını çalıştırabilir.
  5. Able
    • -EBİLEN, YETENEKLİ.
    • You must be able to speak English for this job.= Bu iş için İngilizce konuşabilmelisiniz.
  6. About
    • HAKKINDA, YAKLAŞIK.
    • What do you think about YDS?.= YDS hakkında ne düşünüyorsunuz?
  7. Above
    • YUKARIDA, ÜZERİNDE.
    • Seen from above the cars looked tiny.= Arabalar yukarıdan küçücük görünüyor.
  8. Abroad
    • YURT DIŞINDA, DIŞARIDA, GURBETTE.
    • She worked abroad for a year.= O bir yıl boyunca yurt dışında çalıştı.
  9. Absence
    • YOKLUK.
    • The decision was made in my absence.= Karar benim yokluğumda alındı.
  10. Absent
    • YOK.
    • An absent expression.= Bir açıklama yok.
  11. Absolute
    • KESİN, SAF, MUTLAK, TAM.
    • Beauty cannot be measured by any absolute standard.= Güzellik herhangi bir mutlak standart tarafından ölçülemez.
  12. Absolutely
    • KESİNLİKLE.
    • You’re absolutely right.= Sen kesinlikle haklısın.
  13. Absorb
    • EMMEK.
    • Plants absorb carbon dioxide from the air.= Bitkiler havadan karbondioksiti emer.
  14. Abuse
    • KÖTÜYE KULLANMAK, SUİSTİMAL, KÖTÜYE KULLANMA, TACİZ.
    • The referee had been threatened and abused.= Hakem tehdit ve taciz edilmişti.
  15. Academic
    • AKADEMİK, BİLİMSEL.
    • An academic career.= Bir akademik kariyer
  16. Accent
    • AKSAN, ŞİVE, AĞIZ.
    • She spoke English with an accent.= O bir aksan ile İngilizce konuştu.
  17. Acceptable
    • KABUL EDİLEBİLİR, UYGUN, MAKUL.
    • Children must learn socially acceptable behaviour.= Çocuklar toplumsal olarak kabul edilebilen davranışları öğrenmeli.
  18. Accept
    • KABUL ETMEK.
    • She’s decided not to accept the job.= O, işi kabul etmemeye karar verdi.
  19. Access
    • GİRİŞ, ERİŞİM.
    • There is easy access by road.= Karayolu ile kolay erişim vardır.
  20. Accident
    • KAZA, İSTENMEYEN OLAY.
    • He was killed in an accident.= O bir kazada öldü. The accident happened at 3 p.m.= Kaza saat 3.00’te oldu.
  21. Accidental
    • TESADÜFİ, KAZARA, RASTLANTI.
    • As I turned around, I accidentally hit him in the face.= Dönerken kazara onun yüzüne vurdum.
  22. Accommodation
    • KONAKLAMA.
    • Hotel accommodation is included in the price of your holiday.= Otel konaklaması tatilinizin fiyatına dahildir.
  23. Accompany
    • EŞLİK ETMEK.
    • His wife accompanied him on the trip.= Onun karısı yolculukta ona eşlik etti.
  24. According to
    • -E GÖRE.
    • According to Mick, it’s a great movie.= Mick’e göre o mükemmel bir film. You’ve been absent six times according to our records.= Bizim kayıtlarımıza göre altı kez yoksunuz.
  25. Account
    • HESAP, AÇIKLAMA.
    • In English law a person is accounted innocent until they are proved guilty.= İngiliz kanununda bir insan suçu kanıtlanana kadar masum hesap edilir.
  26. Accurate
    • DOĞRU, TAM, KESİN.
    • The article accurately reflects public opinion.= Makale tamamıyla halkın görüşünü yansıtıyor.
  27. Accuse
    • SUÇLAMAK, İTHAM ETMEK.
    • The government was accused of incompetence.= Hükümet beceriksizlik ile suçlandı.
  28. Achieve
    • ULAŞMAK, ELDE ETMEK, BAŞARMAK.
    • He had finally achieved success.= O, sonunda başarıya ulaşmıştı.
  29. Achievement
    • BAŞARI.
    • They were proud of their children’s achievements.= Onlar çocuklarının başarısından gururluydu.
    • Acid
    • ASİT.
  30. Acknowledge
    • ONAYLAMAK, KABUL ETMEK.
    • Are you prepared to acknowledge your responsibility?.= Sorumluluğunuzu kabul etmeye hazır mısınız?
  31. Acquire
    • KAZANMAK, ELDE ETMEK.
    • He has acquired a reputation for dishonesty.= O, sahtekarlık için bir ün kazanmıştır.
  32. Across
    • KARŞISINDA, İÇİNDEN, KARŞIYA, KARŞIDAN KARŞIYA.
    • He walked across of field.= O, alanın karşısında yürüdü.
  33. Act
    • HAREKET, EYLEM, DAVRANMAK.
    • The girl’s life was saved because the doctors acted so promptly.= Doktorlar derhal harekete geçtiği için kızın hayatı kurtuldu.
  34. Action
    • EYLEM, HAREKET, FAALİYET.
    • She began to explain her plan of action to the group.= O, gruba hareket planını açıklamaya başladı. Her quick action saved the child’s life.= Onun hızlı hareketş çocuğun hayatını kurtardı.
  35. Active
    • AKTİF, ETKEN.
    • Although he’s nearly 80, he is still very active.= O neredeyse 80 yaşında olmasına rağmen hâlâ çok aktif.
  36. Activity
    • ETKİNLİK, FAALİYET, AKTİVİTE.
    • The streets were noisy and full of activity.= Kaslar fiziksel etkinlik sırasında kasılır ve rahatlar.
  37. Actor
    • AKTÖR, ERKEK OYUNCU.
    • Actor Cem Yılmaz starred in many films.= Aktör Cem Yılmaz birçok filmde rol aldı.
  38. Actress
    • KADIN OYUNCU.
    • Nicole Kidman is a actress.= Nicole Kidman bir kadın oyuncudur.
  39. Actual
    • GERÇEK, ASIL, GÜNCEL.
    • The actual cost was higher than we expected.= Gerçek maliyeti beklediğimizden daha yüksekti. The wedding preparations take weeks but the actual ceremony takes less than an hour.= Düğün hazırlıkları haftalar alır fakat asıl tören bir saatten az zaman alır.
  40. Actually
    • ASLINDA, GERÇEKTEN.
    • We’re not American, actually. We’re Canadian.= Biz aslında Amerikan değiliz, biz Kanada’lıdıyız.
  41. Ad
    • İLAN, REKLAM, DUYURU.
    • We publishing an ad in the local newspaper.= Yerel gazetede bir reklam yayınlıyoruz.
  42. Adapt
    • UYARLAMAK, ADAPTE ETMEK.
    • Three of her novels have been adapted for television.= Onun romanlarından üçü televizyon için uyarlandı.
  43. Add
    • EKLEMEK, KATMAK, İLAVE ETMEK.
    • The juice contains no added sugar.= Meyve suyu ilave çeker içermez. Shall I add your name to the list?.= Sizin adınızı listeye ekleyecek miyim?
  44. Addition
    • İLAVE, EK, TOPLAMA.
    • Children learning addition and subtraction.= Çocuklar toplama ve çıkarmayı öğreniyor.
  45. Additional
    • EK, İLAVE, AYRICA.
    • Additionally, the bus service will run on Sundays, every two hours.= Ayrıca, otobüs hizmeti pazar günleri her iki saatte bir çalışacak.
  46. Address
    • ADRES, KONUŞMA, SÖYLEV, ELE ALMAK.
    • The letter was correctly addressed, but delivered to the wrong house.= Mektubun adresi doğruydu ama yanlış eve teslim edildi.
  47. Adequate
    • YETERLİ, UYGUN, ELVERİŞLİ.
    • The room was small but adequate.= Oda küçük ama yeterli. He didn’t give an adequate answer to the question.= Soruya yeterli bir cevap vermedi.
  48. Adjust
    • AYARLAMAK, DÜZELTMEK.
    • This button is for adjusting the volume.= Bu düğme ses ayarı içindir.
  49. Admiration
    • HAYRANLIK, BEĞENİ, TAKDİR.
    • I have great admiration for her as a writer.= Ben, bir yazar olarak ona büyük hayranlık besliyorum.
  50. Admire
    • HAYRAN, TAKDİR ETMEK, ÇOK BEĞENMEK.
    • I really admire your enthusiasm.= Ben gerçekten senin gayretine hayranım.
  51. Admit
    • İTİRAF ETMEK.
    • Don’t be afraid to admit to your mistakes.= Yanlışlarınızı itiraf etmeye korkmayın.
  52. Adopt
    • EVLAT EDİNMEK, BENİMSEMEK, KABUL ETMEK.
    • A campaign to encourage childless couples to adopt.= Çocuksuz çiftleri evlat edinmeye teşvik için bir kampanya. All three teams adopted different approaches to the problem.= Üç takımın hepsi problemlere karşı farklı yaklaşımları benimsedi.
  53. Adult
    • YETİŞKİN, BÜYÜMÜŞ.
    • Young people preparing for adult life.= Genç insanlar yetişkin hayatı için hazırlanıyor. The adult populationYetişkin nüfus
  54. Advance
    • İLERLEME, GELİŞME, AVANS.
    • She closed the door firmly and advanced towards the desk.= O, kapıyı sıkıca kapattı ve masaya doğru ilerledi.
  55. Advanced
    • GELİŞMİŞ, İLERİ.
    • Advanced technology.= İleri teknoloji Advanced industrial societies.= Gelişmiş sanayi toplumları.
  56. Advantage
    • AVANTAJ, FAYDA, ÇIKAR.
    • She had the advantage of a good education.= O, iyi bir eğitim için avantaja sahipti. Each of these systems has its advantages and disadvantages.= Bu sistemlerden her birinin avantajları ve dezavantajları vardır.
  57. Adventure
    • MACERA, SERÜVEN, TEHLİKELİ İŞ, RİSK.
    • When you’re a child, life is one big adventure.= Sen çocukken hayat büyük bir maceraydı. Adventure stories.= Macera hikayeleri
  58. Advert
    • İLAN, DUYURU, REKLAM, DEĞİNMEK, BAHSETMEK.
    • The adverts on television.= Televizyondaki reklamlar
  59. Advertise
    • DUYURMAK, İLAN ETMEK, REKLAMINI YAPMAK.
    • If you want to attract more customers, try advertising in the local paper.= Müşrerilerinizi daha fazla çekmek isterseniz yerel gazeteye reklam yapmayı deneyin.
  60. Advertisement
    • İLAN, REKLAM, DUYURU.
    • Put an advertisement in the local paper to sell your car.= Arabanızı satmak için yerel gazeteye bir reklam verin.
  61. Advertising
    • İLAN, REKLAMCILIK, DUYURMA.
    • A good advertising campaign will increase our sales.= İyi bir reklam kampanyası satışlarımızı arttıracak. Cigarette advertising has been banned.= Sigara reklamcılığı yasaklandı.
  62. Advice
    • NASİHAT, TAVSİYE, ÖĞÜT.
    • Follow your doctor’s advice.= Doktorunun tavsiyelerine uy.
  63. Advise
    • BİLDİRMEK, TAVSİYE ETMEK.
    • She advises the government on environmental issues.= O, çevre konularında hükümete tavsiyelerde bulunur.
  64. Affair
    • İLİŞKİ, MESELE, İŞ, OLAY.
    • Affairs of state.= Devlet işleri She wanted the celebration to be a simple family affair.= O, kutlamanın basit bir aile meselesi olmasını istedi.
  65. Affect
    • ETKİLEMEK, ARZU, HEYECAN, SEVMEK, HOŞLANMAK.
    • How will these changes affect us?.= Bu değişiklikler bizi nasıl etkileyecek. Your opinion will not affect my decision.= Sizin düşünceniz benim kararımı etkilemeyecek.
  66. Affection
    • SEVGİ, EĞİLİM, DÜŞKÜNLÜK.
    • I have a great affection for New York.= New York için muazzam bir sevgiye sahibim.
  67. Afford
    • GÜCÜ YETMEK, PARASI YETMEK, ZAMAN AYIRABİLMEK, GÖZE ALMAK.
    • Can we afford a new car?.= Yeni bir araba almaya paramız yeter mi?
  68. Afraid
    • KORKU, KORKMUŞ.
    • Don’t be afraid.= Korkma Are you afraid of spiders? Örümceklerden korkuyor musun?
  69. After
    • SONRA, ARDINDAN.
    • I could come next week, or the week after.= Ben gelecek hafta veya sonraki hafta gelebilirim.
  70. Afternoon
    • ÖĞLEDEN SONRA.
    • Where were you on the afternoon of May 21? 21 Mayıs, öğleden sonra neredeydiniz?
  71. Afterwards
    • SONRA, DAHA SONRA.
    • Let’s go out now and food eat afterwards.= Haydi şimdi dışarı çıkalım ve daha sonra yemek yiyelim.
  72. Again
    • YİNE, TEKRAR, YENİDEN, BİR DAHA.
    • When will I see you again?.= Seni bir daha ne zaman göreceğim?
  73. Against
    • KARŞI, ALEYHİNDE.
    • The evidence is against him.= Kanıtlar onun aleyhinde. The rain beat against the windows.= Yağmur pencereye karşı vuruyor.
  74. Age
    • YAŞ, ÇAĞ, DEVİR, UZUN BİR ZAMAN.
    • He left school at the age of 18.= O, 18 yaşında okulu bıraktı. When I was your age I was already married.= Ben zaten senin yaşındayken evliydim. The age of the computer.= Bilgisayar çağı Carlos left ages ago.= Carlos uzun yıllar önce ayrıldı.
  75. Aged
    • YAŞINDA, YAŞLI, İHTİYAR.
    • They have two children aged six and nine.= Onlar 6 ve 9 yaşında iki çocuğa sahip. Services for the sick and the aged.= Hizmetler hasta ve yaşlılar için
  76. Agency
    • AJANS, ACENTA, VASITA.
    • An advertising agency.= Bir reklam ajansı. International aid agencies caring for refugees.= Mülteciler için uluslararası yardım ajansları.
  77. Agent
    • AJAN, TEMSİLCİ, FAKTÖR.
    • An insurance agent.= Bir sigorta acentası.
  78. Aggressive
    • AGRESİF, SALDIRGAN.
    • He gets aggressive when he’s drunk.= O içtiği zaman agresifleşir.
  79. Ago
    • ÖNCE, EVVEL.
    • She was here just a minute ago.= O henüz bir dakika önce buradaydı.
  80. Agree
    • KABUL ETMEK, ANLAŞMAK, HEM FİKİR OLMAK.
    • Next year’s budget has been agreed.= Gelecek yılın bütçesi kabul edildi.
  81. Agreement
    • ANLAŞMA, SÖZLEŞME, UZLAŞMA.
    • International peace agreement.= Uluslararası barış anlaşması
  82. Ahead
    • ÖNDE, İLERİ, İLERDE, ÖNCEDEN.
    • The road ahead was blocked.= Yol ilerde kapandı. Our team was ahead by six points.= Bizim takımımız altı puan önde.
  83. Aid
    • YARDIM, DESTEK.
    • This feature is designed to aid inexperienced users.= Bu özellik deneyimsiz kullanıcılara yardımcı olmak için tasarlanmıştır.
  84. Aim
    • AMAÇ, HEDEF.
    • We aim to be there around six.= Biz yaklaşık altı civarında orada olmayı hedefliyoruz.
  85. Air
    • HAVA, GÖKYÜZÜ.
    • Air pollution.= Hava kirliliği
  86. Aircraft
    UÇAK, MAL VE YOLCU TAŞIMAYA YARAYAN HAVA TAŞITI.
  87. Airport
    • HAVAALANI, HAVALİMANI.
    • Betül is waiting in the airport lounge.= Betül havalimanı salonunda bekliyor.
  88. Alarm
    TELAŞ, KORKU, TEHLİKE İŞARETİ, ALARM.
  89. Alarmed
    • PANİK, PANİĞE KAPILMIŞ.
    • She was alarmed at the prospect of travelling alone.= O yalnız seyahat ihtimalinde paniğe kapıldı.
  90. Alarming
    • KORKUTUCU, ENDİŞE VERİCİ.
    • The rainforests are disappearing at an alarming rate.= Yağmur ormanları korkutucu bir oranda azalıyor.
  91. Alcohol
    • ALKOL.
    • He never drinks alcohol.= O asla alkol almaz.
  92. Alcoholic
    ALKOLİK.
  93. Alive
    • CANLI, SAĞ.
    • We don’t know whether he’s alive or dead.= Onun canlı veya ölü olup olmadığını bilmiyoruz. Is your mother still alive?.= Anneniz hala yaşıyor mu?
  94. All
    • TÜM, HEP, BÜTÜN, HEPSİ, TAMAMEN.
    • He lives all alone.= O hep yalnız yaşar. The coffee went all over my skirt.= Kahve tamamen üzerime döküldü.
  95. Allied
    • MÜTTEFİK, BAĞLAŞIK, AKRABA.
    • Many civilians died as a result of allied bombing.= Müttefik bombalamasının bir sonucu olarak birçok sivil öldü.
  96. Allow
    • İZİN VERMEK.
    • We do not allow smoking in the hall.= Biz salonda sigara içilmesine izin vermeyiz.
  97. All Right
    • TAMAM, PEKİ, FENA DEĞİL, OLUR, ANLAŞILDI MI.
    • ‘I’m really sorry.’ ‘That’s all right, don’t worry.’.= ‘Ben gerçekten üzgünüm’ ‘Peki, tamam, endişelenme’
  98. Ally
    • MÜTTEFİK, DOST, BİRLEŞMEK, İTTİFAK.
    • The prince allied himself with the Scots.= Prens İskoçlar ile ittifak kurdu.
  99. Almost
    • NEREDEYSE, HEMEN HEMEN.
    • Dinner’s almost ready.= Akşam yemeği neredeyse hazır. Their house is almost opposite ours.= Onların evi bizimkinin hemen hemen karşısında. They’ll eat almost anything.= Biz neredeyse hiçbir şey yemeyeceğiz.
  100. Alone
    • TEK BAŞINA, YALNIZ.
    • He lives alone.= O yalnız yaşar. The shoes alone cost £200.= Ayakkabı maliyeti yalnız 200 sterlin.
  101. Along
    • BOYUNCA, İLERİYE, BİRİSİ İLE.
    • We’re going for a swim. Why don’t you come along?.= Biz yüzmeye gidiyoruz. Niçin bizimle gelmiyorsunuz?
  102. Alongside
    • YANINDA, YANI SIRA.
    • Traditional beliefs still flourish alongside a modern urban lifestyle.= Modern kentsel yaşam tarzının yanında geleneksel inançlar gelişim halinde.
  103. Aloud
    • YÜKSEK SESLE.
    • The teacher listened to the children reading aloud.= Öğretmen yüksek sesle okuyan çocukları dinledi.
  104. Alphabet
    • ALFABE, İLKELER, ESASLAR.
    • Alpha is the first letter of the Greek alphabet.= Alfa Yunan alfabesinin ilk harfidir.
  105. Alphabetical
    • ALFABETİK.
    • The names on the list are in alphabetical order.= Listedeki isimler alfabetik olarak listelenmiştir.
  106. Already
    • ZATEN, ÖNCEDEN.
    • ‘Lunch?’ ‘No thanks, I’ve already eaten.’.= Öğle yemeği? Hayır, teşekkürler, ben zaten yedim.
  107. Also
    • AYRICA, -DE -DA, KEZA, ÜSTELİK.
    • She’s fluent in French and German. She also speaks a little Italian.= O Fransızca ve Almancada akıcıdır. Ayrıca İtalyancayı da biraz konuşur.
  108. Alter
    • DEĞİŞTİRMEK, DEĞİŞMEK.
    • Prices did not alter significantly during 2007.= Fiyatlar 2007 boyunca önemli ölçüde değişmedi.
  109. Alternative
    • ALTERNATİF, DEĞİŞİK.
    • Do you have an alternative solution?.= Alternatif bir çözümünüz var mı?
  110. Alternatively
    • ALTERNATİF OLARAK.
    • The agency will make travel arrangements for you. Alternatively, you can organize your own transport.= Acenta sizin için seyahat düzenlemeleri yapacak. Alternatif olarak kendi taşımanızı organize edebilirsiniz.
  111. Although
    • RAĞMEN, KARŞIN, OLDUĞU HALDE.
    • Although small, the kitchen has been well designed.= Küçük olmasına rağmen mutfak iyi dizayn edilmiş.
  112. Altogether
    • TAMAMEN, BÜSBÜTÜN, HEPTEN.
    • The train went slow until it stopped altogether.= Tren tamamen durana kadar yavaş gitti.
  113. Always
    • DAİMA, HER ZAMAN.
    • Always lock your car.= Daima arabanızı kitleyin. She always arrives at 7.30.= O daima 7.30’da varır.
  114. a.m.
    • GECE YARISI 12 İLE ÖĞLEN 12 ARASI.
    • Football match will start at 10 a.m.= Futbol maçı sabah saat 10’da başlayacak.
  115. Amaze
    ŞAŞIRTMAK, HAYRETE DÜŞÜRMEK, SÜRPRİZ.
  116. Amazed
    ŞAŞIRMIŞ, HAYRET ETMİŞ.
  117. Amazing
    • ŞAŞIRTICI, İLGİNÇ, HAYRET VERİCİ.
    • An amazing achievementdiscoverysuccessperformance .= Şaşırtıcı bir başarı.= keşif.= sonuç.= performans
  118. Ambition
    • HIRS, TUTKU.
    • She was intelligent but suffered from a lack of ambition.= O zekiydi ama hırs eksikliğden zarar gördü.
  119. Ambulance
    AMBULANS, CAN KURTARAN, HASTA VEYA YARALI İNSANLARI HASTANEYE TAŞIMAK İÇİN ÖZEL EKİPMANLARLA HAZIRLANMIŞ ARAÇ.
  120. Among
    • ARASINDA, İÇİNDE.
    • A house among the trees.= Ağaçlar içinde bir ev
  121. Amount
    MİKTAR, ANLAMINA GELMEK.
  122. Amuse
    • EĞLENDİRMEK, NEŞELENDİRMEK, GÜLDÜRMEK.
    • This will amuse you.= Bu sizi eğlendirecek.
  123. Amused
    • GÜLDÜRMEK, NEŞELENDİRMEK.
    • Janet was not amused.= Janet neşeli değildi.
  124. Amusing
    • EĞLENCELİ, KOMİK, GÜLÜNÇ.
    • An amusing storygameincident .= Eğlendirici bir hikaye.= oyun.= olay She writes very amusing letters.= O, çok eğlendirici mektuplar yazar.
  125. Analyse
    • ANALİZ ETMEK, ÇÖZÜMLEMEK.
    • He tried to analyse his feelings.= O duygularını analiz etmeye çalıştı.
  126. Analysis
    • ANALİZ, ÇÖZÜMLEME, İNCELEME.
    • The book is an analysis of poverty and its causes.= Kitap fakirlik ve nedenlerinin bir analizidir. At the meeting they presented a detailed analysis of twelve schools in a London borough.= Toplantıda bir Londra kasabasındaki 12 okulun detaylı analizini sundular.
  127. Ancient
    • ESKİ, ÇOK ESKİ, ESKİDEN KALMA.
    • Ancient historycivilization .= Eski tarih.= medeniyet Ancient Greece .= Eski Yunan
  128. And
    • VE, İLE, DE.
    • A table and two chairs .= Bir masa ve iki sandalye Bread and butter.= Ekmek ve tereyağı
  129. Anger
    • ÖFKE, KIZGINLIK.
    • Jan slammed her fist on the desk in anger.= Jan kızgınlığında masaya yumruk attı.
  130. Angle
    • AÇI, KÖŞE, ÇARPITMAK, OLTA İLE BALIK TUTMAK.
    • A 45° angle.= 45 derecelik bir açı The photo was taken from an unusual angle.= Fotoğraf sıradışı bir açıdan çekilmiştir.
  131. Angry
    • ÖFKELİ, KIZGIN, HİDDETLİ.
    • Her behaviour really made me angry.= Onun davranışı gerçekten beni kızdırdı.
  132. Animal
    • HAYVAN.
    • A small furry animal.= Küçük tüylü bir hayvan
  133. Ankle
    • AYAK BİLEĞİ.
    • My ankles have swollen.= Benim ayak bileklerim şişmiş.
  134. Anniversary
    • YIL DÖNÜMÜ.
    • He was died on the anniversary of his wife’s death.= O karısının ölümünün yıl dönümünde öldü.
  135. Announce
    • DUYURMAK, BİLDİRMEK, İLAN ETMEK.
    • The government yesterday announced to the media plans to create a million new jobs.= Hükümet dün bir milyon yeni iş kurmak için planlarını medyaya duyurdu.
  136. Annoy
    • KIZDIRMAK, SİNİRLENDİRMEK, RAHATSIZ ETMEK.
    • I’m sure she does it just to annoy me.= Eminim o sadece beni kızdırmak için yapıyor.
  137. Annoyed
    KIZGIN, RENCİDE.
  138. Annoying
    • CAN SIKICI.
    • This interruption is very annoying.= Bu kesinti çok can sıkıcı
  139. Annual
    • YILLIK.
    • An annual meetingeventreport .= Bir yıllık toplantı.= etkinlik.= rapor
  140. Annually
    • YILLIK, YILDA BİR KEZ, HER YIL.
    • The exhibition is held annually.= Sergi her yıl düzenlenmektedir.
  141. Another
    • BAŞKA, FARKLI, BİR BAŞKA.
    • We need another computer.= Bizim bir başka bilgisayara ihtiyacımız var.
  142. Answer
    • YANIT, CEVAP.
    • I repeated the question, but she didn’t answer.= Ben soruyu tekrarladım, fakat o cevap vermedi.
  143. Anti-
    • KARŞI, ZIT, MUHALİF, ANTİ, ÖNLEMEK.
    • Antisocial.= Toplum düzenini reddeden Antifreeze.= Donmayı önleyici
  144. Anticipate
    • TAHMİN ETMEK, BEKLEMEK, ÖNGÖRMEK.
    • Our anticipated arrival time is 8.30.= Varış süresinin 8.30 olduğunu tahmin ediyoruz.
  145. Anxiety
    • KAYGI, ENDİŞE.
    • If you’re worried about your health, share your anxieties with your doctor.= Sağlığınızdan endişe ederseniz kaygılarınızı doktorunuzla paylaşın.
  146. Anxious
    • ENDİŞELİ, KAYGILI.
    • Parents are naturally anxious for their children.= Ebeveynler doğal olarak çocukları için endişelenir.
  147. Any
    • HERHANGİ BİRİ, HİÇ, HER.
    • He wasn’t any good at French.= O Fransızcada hiç iyi değildi.
  148. Anybody
    • HERHANGİ BİRİ, KİMSE, HİÇ KİMSE.
    • Is there anybody who can help me?.= Bana yardım edebilecek herhangi biri var mı?
  149. Anyone
    • KİMSE, HERHANGİ BİRİ, HİÇ KİMSE.
    • Is anyone there?.= Orada kimse var mı? Did anyone see you?.= Siz hiç kimseyi gördünüz mü?
  150. Anything
    • BİR ŞEY, HERHANGİ BİR ŞEY, HİÇBİR ŞEY, HER ŞEY.
    • Would you like anything else?.= Başka bir şey ister misiniz?
  151. Anyway
    • ZATEN, NEYSE, NASIL OLSA, YİNE DE, HER HALÜKARDA.
    • It’s too expensive and anyway the colour doesn’t suit you.= O çok pahalı ve zaten rengi size uygun değil The water was cold but I took a shower anyway.= Su soğuktu ama ben yine de bir duş aldım.
  152. Anywhere
    • HERHANGİ BİR YERE, HİÇBİR YERDE.
    • I can’t see it anywhere.= Ben onu hiçbir yerde göremem. He’s never been anywhere outside Britain.= O İngiltere dışında hiçbir yerde bulunmadı.
  153. Apart
    • AYRI, ARASI (UZAKLIK VEYA ZAMAN).
    • We’re living apart now.= Biz şimdi ayrı yaşıyoruz.
  154. Apart From
    • HARİÇ, EK OLARAK, BAŞKA.
    • Apart from their house in London, they also have a villa in Spain.= Londra’daki evlerinden başka, onların bir de İspanya’da villaları var.
  155. Apartment
    • DAİRE, APARTMAN DAİRESİ.
    • You can visit the whole palace except for the private apartments.= Özel daireler hariç tüm sarayı ziyaret edebilirsiniz.
  156. Apologize
    • ÖZÜR DİLEMEK.
    • Why should I apologize?.= Neden özür dilemeliyim? We apologize for the late departure of this flight.= Bu uçuşun geç kalkışı için özür dileriz.
  157. Apparent
    • AÇIK, BARİZ, AŞİKAR, BELLİ.
    • It was apparent from her face that she was really upset.= Onun yüzünden belliydi gerçekten üzgün olduğu.
  158. Apparently
    • GÖRÜNÜŞE GÖRE, BELLİ Kİ, ANLAŞILAN.
    • Apparently they will divorced soon.= Görünüşe göre onlar yakında boşanmış olacak.
  159. Appeal
    • İTİRAZ, BAŞVURU, TEMYİZ.
    • The company is appealing against the ruling.= Şirket, karara karşı itiraz ediyor.
  160. Appearance
    • GÖRÜNÜŞ, KILIK KIYAFET.
    • Judging by appearances can be misleading.= Görünüşe bakarak yargılamak yanıltıcı olabilir.
  161. Appear
    • GÖRÜNMEK, GÖZÜKMEK.
    • He appears a perfectly normal person.= O Gayet normal bir insan olarak görünür.
  162. Apple
    • ELMA.
    • A garden with three apple trees.= Üç elma ağacı ile bahçeler.
  163. Application
    • UYGULAMA, BAŞVURU, DİLEKÇE.
    • A passport application.= Bir pasaport uygulaması
  164. Apply
    • UYGULAMAK, BAŞVURMAK, KULLANMAK.
    • He has applied to join the army. .= Orduya katılmak için başvurdu.
  165. Appoint
    • ATAMAK, BELİRLEMEK, TAYİN ETMEK.
    • They have appointed a new head teacher at my son’s school.= Oğlumun okuluna yeni bir baş öğretmen atadılar.
  166. Appointment
    • RANDEVU, ATAMA, TAYİN.
    • Do you have an appointment?.= Bir randevunuz var mı? I’ve got a dental appointment at 3 o’clock.= Saat 3’te bir diş randevum var.
  167. Appreciate
    • TAKDİR ETMEK, BEĞENMEK.
    • Her family doesn’t appreciate her.= Ailesi onu takdir etmez.
  168. Approach
    YAKLAŞIM, GİRİŞİM, YOL, TEŞEBBÜS.
  169. Appropriate
    • UYGUN, YERİNDE.
    • He questioned the appropriateness of their methods.= Onların yöntemlerinin uygunluğunu sorguladı. Jeans are not appropriate for a formal party.= Kot resmi bir parti için uygun değildir.
  170. Approval
    • ONAY, KABUL, ONAYLAMA.
    • She desperately wanted to win her father’s approval.= Umutsuzca babasının onayını kazanmak istedi.
  171. Approve
    • ONAYLAMAK, KABUL ETMEK.
    • Do you approve of my idea?.= Benim fikrimi onaylıyor musunuz? The committee unanimously approved the plan.= Komite oy birliği ile planı onayladı.
  172. Approximate
    • YAKLAŞIK, YAKIN, BENZER.
    • The cost given is only approximate.= Sadece yaklaşık fiyat verildi.
  173. Approximately
    • YAKLAŞIK OLARAK, TAKRİBEN.
    • The journey took approximately seven hours.= Yolculuk yaklaşık olarak yedi saat sürdü. The two buildings were approximately equal in size.= İki bina yaklaşık olarak aynı boyutta.
  174. April
    • NİSAN.
    • She was born in April.= O, nisanda doğdu. We went to Japan last April.= Geçen nisanda Japonya’ya gittik.
  175. Area
    • ALAN, BÖLGE.
    • Desert areas.= Çöl bölgeleri There is heavy traffic in the downtown area tonight.= Kent merkezinde bu gece yoğun bir trafik vardır.
  176. Argue
    • TARTIŞMAK, İDDİA ETMEK.
    • My brothers are always arguing.= Kardeşlerim sürekli tartışıyor.
  177. Argument
    • TARTIŞMA, İDDİA, MÜNAKAŞA.
    • After some heated argument a decision was finally taken.= Hararetli bir tartışmadan sonra nihayet bir karar alındı.
  178. Arise
    • ORTAYA ÇIKMAK, DOĞMAK, KAYNAKLANMAK.
    • A new crisis has arisen.= Yeni bir kriz ortaya çıkmış.
  179. Arm
    • KOL, DAL, SİLAH.
    • The country was arming against the enemy.= Ülke düşmana karşı silahlanıyor.
  180. Armed
    • SİLAHLI, ZIRHLI, ATEŞLİ.
    • An international armed conflict.= Uluslararası silahlı bir çatışma An armed robbery.= Silahlı bir hırsız
  181. Army
    • ORDU.
    • Her husband is in the army.= Onun kocası orduda After leaving school, Mike went into the army.= Mike okuldan ayrıldıktan sonra orduya girdi.
  182. Around
    • ÇEVRESİNDE, ETRAFINDA.
    • They walked around the lake.= Onlar göl çevresinde yürüdü
  183. Arrange
    • DÜZENLEMEK, AYARLAMAK, ORGANİZE ETMEK.
    • Can I arrange an appointment for Monday?.= Pazartesi için bir randevu ayarlayabilir miyiz? She arranged the flowers in vase.= O, vazodaki çiçekleri düzenledi.
  184. Arrangement
    • DÜZENLEME, ANLAŞMA, TERTİP.
    • She’s happy with her unusual living arrangements.= O sıradışı yaşam düzenlemeleri ile mutlu. We can come to an arrangement over the price.= Biz fiyatlar üzerinde bir düzenlemeye gidebiliriz.
  185. Arrest
    • TUTUKLAMAK.
    • She was arrested on suspicion of murder.= O, cinayet şüphesi ile tutuklandı.
  186. Arrival
    • VARIŞ, GELİŞ.
    • There are 120 arrivals and departures every day.= Her gün 120 varış ve geliş vardır. The first arrivals at the concert got the best seats.= Konserde ilk gelenler en iyi koltukları alır.
  187. Arrive
    • VARMAK, ULAŞMAK, BAŞARMAK, GELMEK.
    • I’ll wait until they arrive.= Ben onlar ulaşana kadar bekleyeceğim. A letter arrived for you this morning.= Bu sabah sizin için bir mektup geldi.
  188. Arrow
    • OK, OK İŞARETİ.
    • Use the arrow keys to move the cursor.= İmleci hareket ettirmek için ok tuşlarını kullanın.
  189. Art
    • SANAT, SANATSAL, HÜNER, USTALIK.
    • Contemporary art.= Çağdaş sanat Collection of art and antiques.= Sanat ve antika koleksiyonu
  190. Article
    • MAKALE, MADDE, EŞYA, NESNE, SÖZLEŞMEYLE BAĞLANMAK.
    • Have you seen that article about young fashion designers?.= Genç moda tasarımcıları hakkındaki makaleyi gördünüz mü? Articles of clothing.= Giyim eşyaları
  191. Artificial
    • YAPAY, SUNİ.
    • Job interview is a very artificial situation.= İş görüşmesi çok yapay bir durumdur.
  192. Artist
    • SANATÇI, RESSAM.
    • A graphic artist.= Bir grafik sanatçısı
  193. Artistic
    • SANATSAL, SANATÇI RUHLU, GÜZEL SANATLARLA İLGİLİ.
    • The artistic works of the period.= Dönemin sanatsal eserleri She comes from a very artistic family.= O çok sanat ruhlu bir aileden geliyor.
  194. As
    • OLARAK, GİBİ, KADAR, İKEN, OLDUĞU GİBİ.
    • As she grew older she gained in confidence.= O yaşlanırken güven kazandı. She’s very tall, as is her mother.= O annesi gibi uzun.
  195. Ashamed
    MAHCUP, UTANMIŞ.
  196. Aside
    • BİR TARAFA, BİR YANA.
    • She pulled the curtain aside.= O bir tarafa perde çekti.
  197. Aside from
    -DEN BAŞKA, DIŞINDA.
  198. Ask
    • SORMAK, İSTEMEK, RİCA ETMEK.
    • Can I ask a question?.= Ben bir soru sorabilir miyim? All the students were asked to complete a questionnaire.= Bütün öğrencilerin bir anket doldurmaları istendi.
  199. Asleep
    • UYKUDA, UYUMUŞ.
    • The police found him asleep in a garage.= Polis onu garajda uyurken buldu.
  200. Aspect
    • GÖRÜNÜM, GÖRÜNÜŞ, YÖN, CEPHE.
    • The book aims to cover all aspects of city life.= Kita şehir hayatının bütün yönlerini kapsıyor.
  201. Assistance
    • YARDIM, DESTEK.
    • He can walk only with the assistance of crutches.= O yalnız koltuk değneklerinin yardımı ile yürüyebilir.
  202. Assistant
    • YARDIMCI, ASİSTAN, TEZGAHTAR.
    • Assistant Attorney General William Weld.= Yardımcı başsavcı William Weld
  203. Assist
    • YARDIM, DESTEK, SAYI YAPMA PASI.
    • Anyone willing to assist can contact with this number.= Yardımcı olmayı isteyen herkes bu numara ile irtibat kurabilir.
  204. Associate
    • ORTAK, ARKADAŞ, DOST, BİRLEŞTİRMEK, ÇAĞRIŞTIRMAK, BAĞDAŞTIRMAK, İLİŞKİLENDİRMEK.
    • I always associate the smell of baking with my childhood.= Fırının kokusu bana daima çocukluğumu çağrıştırır. Most people immediately associate addictions with drugs, alcohol and cigarettes.= İnsanların çoğu uyuşturucu, alkol ve sigarayı bağımlılık ile ilişkilendirir.
  205. Associated
    • İLİŞKİLİ, BİRLEŞMİŞ.
    • Salaries and associated costs have risen substantially.= Maaşlar ve ilişkili maliyetler önemli ölçüde artmıştır.
  206. Association
    • DERNEK, ORTAKLIK, İŞ BİRLİĞİ.
    • Football Association.= Futbol derneği
  207. Assume
    • ÜSTLENMEK, FARZ ETMEK, SAYMAK, VARSAYMAK.
    • In the story the god assumes the form of an eagle.= Hikayede tanrı bir kartal şeklinde varsayılır. The court assumed responsibility for the girl’s.= Mahkeme kızın sorumluluğunu üstlendi.
  208. Assure
    • SAĞLAMAK, TEMİN ETMEK, GARANTİ ETMEK.
    • This achievement has assured her a place in the history books.= Bu başarı onun tarih kitaplarındaki yerini garanti etti.
  209. At
    • -DE, -DA, -YE, -YA, -E, -A, SAVAŞÇI, ASKER.
    • At the corner of the street.= Caddenin köşesinde They arrived late at the airport.= Onlar havaalanına geç geldi. We left at 2 o’clock.= Biz saat 2’de ayrıldık.
  210. Atmosphere
    • ATMOSFER.
    • Pollution of the atmosphere.= Atmosfer kirliliği Saturn’s atmosphere.= Satürnün atmosferi
  211. Atom
    • ATOM, ZERRE, ÇOK AZ MİKTAR.
    • The splitting of the atom.= Atom bölme
  212. Attach
    EKLEMEK, BAĞLAMAK, TAKMAK, İLİŞTİRMEK.
  213. Attached
    • BAĞLI, EKLİ, TAKILI.
    • I’ve never seen two people so attached to each other.= Ben birbirine öyle bağlı iki insan görmemiştim. The research unit is attached to the university.= Araştırma ünitesi üniversiteye bağlıdır.
  214. Attack
    • SALDIRI, ATAK, HÜCUM.
    • A woman was attacked and robbed by a gang of youths.= Genç bir çete tarafından bir kadın saldırıya uğradı ve soyuldu. The man attacked him with a knife.= Adam bir bir bıçakla ona saldırdı.
  215. Attempt
    • GİRİŞİM, TEŞEBBÜS, DENEMEK.
    • I will attempt to answer all your questions.= Bütün sorularınızı cevaplamayı deneyeceğim. The prisoners attempted to escape, but failed.= Mahkumlar kaçmaya çalıştı, fakat başarısız oldu.
  216. Attempted
    • TEŞEBBÜS ETMEK, DENEMEK, KALKIŞMAK.
    • We were shocked by his attempted suicide.= Biz onun intihar girişiminden şok olduk.
  217. Attend
    • KATILMAK, DEVAM ETMEK, BİR YERE GİTMEK, HAZIR BULUNMAK, HİZMET ETMEK.
    • Our children will attend the same school.= Çocuklarımız aynı okula gidecek. The meeting was attended by 90% of shareholders.= Hissedarların % 90’ı toplantıya katıldı.
  218. Attention
    • DİKKAT, İLGİ, ÖZEN.
    • She tried to attract the waiter’s attention.= O garsonun dikkatini çekmeye çalıştı.
  219. Attitude
    • TUTUM, TAVIR, DAVRANIŞ.
    • If you want to pass your exams you’d better change your attitude!.= Sınavlarınızı geçmek istiyorsanız tavırlarınızı değiştirseniz daha iyi olur.
  220. Attorney
    • AVUKAT.
    • Attract
    • ÇEKMEK, CEZBETMEK.
    • The exhibition has attracted thousands of visitors.= Sergi binlerce ziyaretçi çekti.
  221. Attraction
    • CAZİBE, ÇEKİCİLİK.
    • Buckingham Palace is a major tourist attraction.= Buckingham sarayı önemli bir turist çekim merkezidir.
  222. Attractive
    • CAZİP, İLGİ ÇEKİCİ.
    • I like John but I don’t find him attractive physically.= Ben John’u beğenirim ama fiziksel olarak onu çekici bulmuyorum.
  223. Audience
    • İZLEYİCİ, DİNLEYİCİ, SEYİRCİ.
    • The audience clapping for 10 minutes.= Seyirci 10 dakikadır alkışlıyor. Movie audiences.= Film izleyicileri
  224. August
    AĞUSTOS.
  225. Aunt
    • TEYZE, HALA, YENGE.
    • My aunt lives in Canada.= Teyzem Kanada’da yaşıyor.
  226. Author
    • YAZAR.
    • Who is your favourite author?.= En sevdiğiniz yazar kim?
  227. Authority
    • OTORİTE, YETKİ, UZMAN, BİLİRKİŞİ.
    • in a position of authority.= bilirkişi pozisyonunda Only the manager has the authority to sign cheques.= Sadece yönetici çekleri imzalama yetkisine sahiptir.
  228. Automatic
    • OTOMATİK, KENDİ KENDİNE OLAN.
    • A fully automatic driverless train.= Tam otomatik sürücüsüz tren Automatic transmission.= Otomatik vites
  229. Autumn
    • SONBAHAR, GÜZ.
    • in the autumn of 2013.= 2013’ün sonbaharında It’s been a very mild autumn this year.= Bu yıl sonbahar çok ılıman oldu.
  230. Available
    • MEVCUT, GEÇERLİ, HAZIR, MÜSAİT.
    • We’ll send you a copy as soon as it becomes available. .= Hazır olur olmaz size bir kopya göndereceğiz.
  231. Average
    • ORTALAMA.
    • The average of 4, 5 and 9 is 6.= 4, 5 ve 9’un ortalaması 6’dır.
  232. Avoid
    • ÖNLEMEK, KAÇINMAK.
    • The name was changed to avoid confusion with another firm.= Başka bir firma ile karışıklığı önlemek için adı değiştirildi.
  233. Awake
    • UYANIK, FARKINA VARMAK.
    • I was still awake when he came to bed.= O yatağa gittiği zaman ben hâlâ uyanıktım.
  234. Award
    • ÖDÜL, KARAR, HÜKÜM, VERMEK.
    • The judges awarded equal points to both finalists. .= Uzmanlar her iki finalisti eşit puanla ödüllendirdi.
  235. Aware
    • FARKINDA, HABERDAR, UYANIK.
    • He was aware of the problem.= O, sorunun farkındaydı.
  236. Away
    • UZAK, UZAKTA, DEPLASMANDA.
    • The beach is a mile away.= Sahil bir mil uzakta.
  237. Awful
    • KORKUNÇ, BERBAT, MÜTHİŞ, OLDUKÇA BÜYÜK.
    • The weather last summer was awful.= Geçen yaz hava berbattı.
  238. Awfully
    • ÇOK, SON DERECE, MÜTHİŞ BİR ŞEKİLDE.
    • I’m awfully sorry for this problem.= Ben bu problem için çok üzgünüm.
  239. Awkward
    • GARİP, BECERİKSİZ, SAKAR, TERS, KULLANIŞSIZ.
    • There was an awkward silence.Bir garip sessizlik vardı. Don’t ask awkward questions. Garip sorular sorma.
Author
Zedablue
ID
331893
Card Set
YDS3000-IFCS-A
Description
SON
Updated