-
de waakhond : bekçi köpeği
•De waakhond blafte toen we dichterbij kwamen.
Bekçi köpeği daha çok yaklaştığımız zaman havlardı.
-
de waakhond : bekçi köpeği
•Het terrein wordt beveiligd met camera's en waakhonden.
Saha kameralar ve bekçi köpekleriyle korunuyor.
-
de waakhond : bekçi köpeği
•Wie bewaakt de waakhond?
Bekçi köpeğine kim bekçilik eder?
-
waakzaam blijven : uyanık kalmak, tetikte durmak
•Ik geloof dat wij zeer waakzaam moeten blijven.
Sanırım çok uyanık kalmak zorundayız.
-
waakzaam blijven : uyanık kalmak, tetikte durmak
•We moeten vooral waakzaam blijven.
Bilhassa uyanık kalmak zorundayız.
-
waakzaam blijven : uyanık kalmak, tetikte durmak
•Wij moeten waakzaam blijven.
- Uyanık kalmalıyız.
- Tetikte durmalıyız.
-
waakzaam blijven : uyanık kalmak, tetikte durmak
•Wij zullen in elk geval waakzaam blijven.
Her durumda uyanık kalacağız.
-
waar : nerede, neresi
•En waar is dat?
Neresiymiş o peki?
-
waar : gerçek, doğru, sahi, hakiki
•Dat is niet waar.
Bu doğru değil.
-
de warmte : sıcaklık, ılıklık; ısı, hararet
•De prinses straalde veel warmte uit naar het volk.
Prenses halka çok sıcaklık yaydı.
-
de warmte : sıcaklık, ılıklık; ısı, hararet
•Het haardvuur gaf veel warmte.
- Şömine ateşi çok ısı verirdi.
- Ocak ateşi çok ısı verirdi.
-
de warmte : sıcaklık, ılıklık; ısı, hararet
•Je voelt in de zomer de warmte van de zon goed.
Yazın güneşin sıcaklığını iyi hissedersin.
-
wachten : beklemek
•Als hij naar Ankara gaat, laten we dan wachten.
Ankara'ya gidecekse, bekleyelim.
-
wachten : beklemek
•Bedankt dat je wachtte.
Beklediğin için teşekkürler.
-
wachten : beklemek
•Bedankt voor het wachten.
Beklediğiniz için sağ olun.
-
wachten : beklemek
•De man wachtte volkomen verbijsterd op hulp bij zijn auto die in brand stond.
Arabası yanan adam şaşkın şaşkın yardım bekliyordu.
-
wachten : beklemek
•De vijf vrouwen staan bij de halte te wachten.
Beş kadın durakta bekliyor.
-
wachten : beklemek
•Dit is de jongeman die staat te wachten om met u te praten.
Sizinle konuşmak için bekleyen genç bu.
-
wachten : beklemek
•Duizenden gezonken schepen wachten in het diepe water om gevonden te worden.
Binlerce batık gemi, derin suların altında bulunmayı bekliyorlar.
-
wachten : beklemek
•Er staan vijf vrouwen bij de halte te wachten.
Durakta beş kadın bekliyor.
-
wachten : beklemek
•Er zijn meer dan 12 wachtenden voor u.
Sizden önce bekleyen 12 kişiden fazla var.
-
wachten : beklemek
•Er zijn nog 10 wachtenden voor u.
Sizden önce bekleyen daha 10 kişi var.
-
wachten : beklemek
•Gaat u wachten tot hij naar buiten komt?
Dışarı çıkana kadar bekleyecek misiniz?
-
wachten : beklemek
•Het mijne moest wachten.
Benimki beklemeliydi.
-
wachten : beklemek
•Hoelang wacht je al hiervoor?
Bunun için ne kadar süredir bekliyorsun?
-
wachten : beklemek
•Ik ben een oude man, wachtend om alleen te sterven.
Ben, yalnız başına ölmeyi bekleyen, yaşlı bir adamım.
-
wachten : beklemek
•Ik ga niet zitten wachten tot ze belt.
O arayıncaya kadar oturup beklemiyeceğim.
-
wachten : beklemek
•Ik heb geen zin om drie dagen op hun rapport te wachten.
Bir rapor için üç gün bekleyemem.
-
wachten : beklemek
•Ik sta al een uur te wachten.
- Bir saattir bekleyip duruyorum.
- Bir saattir bekliyorum.
-
wachten : beklemek
•Ik wacht met ongeduld op je terugkeer.
Dönüşünü sabırsızlıkla bekliyorum.
-
wachten : beklemek
•Ik wacht op een taxi.
Bir taksi bekliyorum.
-
wachten : beklemek
•Ik wil geen tien jaar wachten om je te zeggen wat ik nu voor je voel.
Şu anda sana karşı hissettiklerimi söylemek için on yıl beklemek istemiyorum.
-
wachten : beklemek
•Ik wil niet wachten.
Beklemek istemiyorum.
-
wachten : beklemek
•Ik zal niet wachten.
Beklemeyeceğim.
-
wachten : beklemek
•Je hoeft niet te wachten.
Beklemek zorunda değilsin.
-
wachten : beklemek
•Je wacht op een trein.
Bir tren bekliyorsun.
-
wachten : beklemek
•Laten de leerlingen die met de bus gaan daar wachten.
Otobüsle gidecek olan öğrenciler orada beklesin.
-
wachten : beklemek
•Laten degenen die met de bus gaan daar wachten.
Otobüsle gidecek olanlar orada beklesin.
-
wachten : beklemek
•Laten we wachten tot Ahmet komt.
Ahmet gelene kadar bekleyelim.
-
wachten : beklemek
•Toen de trein niet kwam, moesten we twee uur wachten.
Tren gelmeyince, iki saat beklemek zorunda kaldık.
-
wachten : beklemek
•Waar wachten we nog op?
Neyi bekliyoruz?
-
wachten : beklemek
•Waarom wacht je niet nog even?
Niye biraz daha beklemiyorsun?
-
wachten : beklemek
•Wacht!
Bekle!
-
wachten : beklemek
•Wacht buiten.
- Dışarıda bekle.
- Dışarıda bekleyin.
-
wachten : beklemek
•Wacht eens even.
Bir dakika.
-
wachten : beklemek
•Wacht even, ik begrijp je niet. Wat zei je?
Bekle biraz, seni anlamıyorum. Ne dedin?
-
wachten : beklemek
•Wacht even.
- Bekle bir saniye.
- Dur bir dakika.
-
wachten : beklemek
•Wacht maar even in z’n kantoor.
Ofisinde biraz bekle(yin).
-
wachten : beklemek
•Wacht op je beurt.
Sıranı bekle.
-
wachten : beklemek
•Wacht op mijn teken.
Benim işaretimi bekle.
-
wachten : beklemek
•Wacht ’s.
- Bir dakika bekle.
- Biraz bekle.
-
wachten : beklemek
•Wacht u even? Ik ben zo terug.
Biraz bekler misiniz? Birazdan geleceğim.
-
wachten : beklemek
•Wacht u hier even.
Burda bekleyin, lütfen.
-
wachten : beklemek
•Wacht u maar hier totdat ik terugkom.
Ben dönünceye kadar, burada bekleyin.
-
wachten : beklemek
•Wacht verdomme even!
Kahrolası biraz bekle!
-
wachten : beklemek
•Wacht, heb je mijn nummer niet nodig?
Bekle, numarama ihtiyacın yok mu?
-
wachten : beklemek
•Wachten ze niet?
Beklemezler mi?
-
wachten : beklemek
•We hebben gewacht, maar toen we honger kregen, zijn we gaan eten.
Bekledik, acıkınca, yemeği yedik.
-
wachten : beklemek
•We kunnen nu alleen maar wachten.
Şimdi sadece bekleyebiliriz.
-
wachten : beklemek
•We wachten tot ze terug komen.
- Onların geri gelmesini bekleyeceğiz.
- Onlar geri gelene kadar bekliyoruz.
-
wachten : beklemek
•Wilt u even in de wachtkamer wachten?
Bekleme odasında biraz bekler misiniz?
-
wachten : beklemek
•Ze wacht al uren helemaal alleen.
Saatlerdir tek başına bekliyor.
-
wachten : beklemek
•Zeg haar dat ik wacht.
Ona beklediğimi söyle.
-
wachten : beklemek
•Zullen we wachten?
- Bekleyelim mi?
- Bekleyecek miyiz?
-
iemand laten wachten : birini bekletmek
•Laat ze niet wachten.
Onları bekletme.
-
iemand laten wachten : birini bekletmek
•Nooit een dame laten wachten.
Bir bayanı asla bekletme.
-
iemand laten wachten : birini bekletmek
•Sorry dat ik je heb laten wachten.
Beklettiğim için çok üzgünüm.
-
iemand laten wachten : birini bekletmek
•Wat mij betreft, laten we hem nog even wachten.
Bence, onu biraz daha bekletelim.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Als jullie het ons hadden laten weten, dan hadden we op jullie gewacht.
Bize haber verseydiniz, sizi beklerdik.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•De mensen wachten op me.
İnsanlar beni bekliyor.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Het echte leven wacht op mij.
Gerçek hayat beni bekler.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Hij is weggegaan zonder op ons te wachten.
Bizi beklemeden gitmiş.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Hij wacht op jou in de lift.
Seni asansörde bekliyor.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Hij wacht op jou op de hoek van de straat.
Sokağın köşesinde seni bekliyor.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Hij was zowat dood gevroren van het wachten op mij.
Beni beklemekten donmuş.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ik ga op pa wachten.
Babamı bekleyeceğim.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ik heb op je gewacht.
Seni bekledim.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ik wacht op Ayşe, zij zal over een uur hier zijn.
Ayşe’yi bekliyorum, bir saat sonra burada olacak.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ik wacht op iemand.
Birini bekliyorum.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ik wil dat zij op mij wacht.
- Beni beklemesini istiyorum.
- İstiyorum ki beni beklesin.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Je wacht niet op mij, oké?
Beni bekleme, tamam mı?
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Jouw kinderen wachten op jou.
Çocukların seni bekliyorlar.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Mam wacht op je.
Annem seni bekliyor.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Moeten we op de anderen wachten?
Diğerlerini beklemek zorunda mıyız?
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Morgen rond dit tijdstip staan wij op jou te wachten.
Yarın bu saatte seni bekliyor olacağız.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Terwijl hij op jou wachtte, zagen wij Ali.
O seni beklerken, biz Ali'yi gördük.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Terwijl wij op jou wachtten, zagen wij Ali.
Seni beklerken Ali'yi gördük.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•U wacht op me?
- Beni bekler misiniz?
- Beni mi bekliyorsunuz?
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Wacht even op mij.
Beni biraz bekle.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Wacht je in de auto op me?
Beni arabada bekler misin?
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Wacht op mij.
Beni bekle.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•We wachten op je in Brenda’s appartement.
Biz seni Brenda'nın dairesinde bekliyoruz.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•We zagen Ali, terwijl hij op jou wachtte.
Ali'yi, seni beklerken gördük.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Wij wachten al twee uur op jullie.
İki saattir sizi bekliyoruz.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Wij zagen Ali toen hij op jou stond te wachten.
Ali'yi, seni beklerken gördük.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ze wachten op je.
Seni bekliyorlar.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ze wachten op ons.
Bizi bekliyorlar.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ze wachten op u.
Sizi bekliyorlar.
-
op iemand wachten : birini beklemek
•Ze zitten al op je te wachten.
Seni bekliyorlar.
-
zich wachten : dikkat etmek
•Wacht u voor zakkenrollers.
Yankesicilere dikkat edin.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Dat smaakt walgelijk.
Tadı iğrenç.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Die thee is niet maar walgelijk.
- O çay pis değil ama nahoş.
- O çay pis değil ama iğrenç.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Die vent is walgelijk.
O adam çok tiksindirici.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Dit is geen kinderpornografie, maar walgelijk en aanstootgevend sexueel misbruik.
Bu çocuk pornoğrafisi değil, ama iğrenç ve utanç verici cinsel istismardır.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Het is walgelijk!
İğrenç!
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Het was een walgelijk tafereel.
Tiksindirici bir manzara vardı.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Het zogenaamde toetje dat ze ons aangeboden had, was walgelijk.
Tatlı diye bize ikram ettikleri, iğrençti.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Hij was in alle opzichten een walgelijk terrorist.
Her bakımdan o iğrenç bir teröristti.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Neem me niet kwalijk, maar dit is walgelijk.
Afedersin, ama bu iğrenç.
-
walgelijk : tiksindirici, iğrenç, nahoş, aksi, can sıkıcı hal, sıkıntı veren şey
•Scheiden is walgelijk.
- Boşanmak nahoştur.
- Boşanmak can sıkıcı bir haldir.
-
een walgelijk dictatoriaal regime : iğrenç bir diktatörlük rejimi
•Iedereen hier is ervan overtuigd dat het regime van Saddam een walgelijk dictatoriaal regime is.
Buradaki herkes ikna olmuştur ki Saddam rejimi iğrenç bir diktatörlük rejimidir.
-
weigeren : reddetmek
•Ik weiger een slachtoffer te zijn!
Kurban olmayı reddediyorum!
-
weigeren : reddetmek
•Je weigert om onze wetten te gehoorzamen?
Bizim kanunlarımıza uymayı ret mi ediyorsun?
-
weigeren : reddetmek
•Omdat hij zich niet op tijd aangemeld heeft, is zijn aanvraag geweigerd.
Zamanında başvurmadığından dolayı, başvurusu reddedildi.
-
weigeren : reddetmek
•Semra weigert haar nog een keer op te bellen.
Semra onu bir daha aramayı reddediyor.
-
weigeren : reddetmek
•Weiger je te gehoorzamen?
İtaat etmeyi ret mi ediyorsun?
-
weten : bilmek
•Ach, als ik dit eerder had geweten.
Ah, keşke bunu önceden bilseydim.
-
weten : bilmek
•Ach, als ik maar eens wist wat ik doen moe(s)t!
Ah, ne yapmam gerektiğini bir bilsem!
-
weten : bilmek
•Als een van jullie hem ziet, laat het me dan weten.
Onu göreniniz olursa, bana haber verin.
-
weten : bilmek
•Als er iemand is die dit adres zou weten, dan is het wel de kruidenier Mehmet.
Bu adresi bilse bilse, bakkal Mehmet bilir.
-
weten : bilmek
•Als er iets gebeurt, weet ik niet wat ik moet doen.
Eğer bir şey olursa, ne yaparım bilmem.
-
weten : bilmek
•Als hij de weg zou weten, dan zou hij mij brengen.
Yolu bilse, beni götürürmüş.
-
weten : bilmek
•Als hij het had geweten, had hij het wel verteld.
Bilseymiş, anlatırmış.
-
weten : bilmek
•Als ik had geweten dat het zo schadelijk zou zijn, was ik allang gestopt met roken.
Bu kadar zararlı olduğunu bilseydim, sigarayı çoktan bırakırdım.
-
weten : bilmek
•Als ik het geweten had, was ik niet helemaal hierheen gekomen.
Bileydim, ta buraya kadar gelmezdim.
-
weten : bilmek
•Als ik iets had gekregen, zou ik het weten.
Bir şey alsaydım, bilirdim.
-
weten : bilmek
•Als ik zijn adres zou weten, zou ik hem een brief schrijven.
Adresini bilsem, ona mektup yazardım.
-
weten : bilmek
•Als je iets nodig hebt, laat het me weten.
Bir şeye ihtiyacın olursa, bana haber ver.
-
weten : bilmek
•Als we nog iets anders kunnen doen, laat het ons dan weten.
Eğer başka bir şey daha yapabilirsek, bize bildirin.
-
weten : bilmek
•Als zij een vriend had gehad, had ik dat wel geweten.
Eğer bir erkek arkadaşı olsaydı bilirdim emin ol.
-
weten : bilmek
•Ben je iets te weten gekomen over de laatste gebeurtenissen?
Son olaylar hakkında bir şeyler öğrenebildin mi?
-
weten : bilmek
•Dat hoef je niet te weten.
Bilmen gerekmiyor.
-
weten : bilmek
•Dat hoeft hij ook niet te weten.
Bilmesi de gerekmiyor.
-
weten : bilmek
•Dat hoeven we niet te weten.
Bilmemiz gerekmiyor.
-
weten : bilmek
•Dat kon jij niet weten.
Nereden bilecektin ki?
-
weten : bilmek
•Dat moet je weten.
Bunu bilmelisin.
-
weten : bilmek
•Dat weten we.
Bunu biliyoruz.
-
weten : bilmek
•Dat weten we allemaal.
Bunu hepimiz biliyoruz.
-
weten : bilmek
•Dat weten we niet.
Onu bilmiyoruz.
-
weten : bilmek
•Dat weten we nog niet.
Onu henüz bilmiyoruz.
-
weten : bilmek
•Dat weten ze?
Onlar biliyorlar mı?
-
weten : bilmek
•Dat weten ze allemaal.
Bunu hepsi biliyor.
-
weten : bilmek
•Dat wil ik ook graag weten.
Ben de bunu bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Dat wil je niet weten.
Onu bilmek istemezsin.
-
weten : bilmek
•Dat wist ik niet.
Bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Dat wisten jullie.
Sizler bunu biliyordunuz.
-
weten : bilmek
•De hele wijk wist trouwens dat zij een slet was.
Bütün mahalle zaten onun bir sürtük olduğunu biliyordu.
-
weten : bilmek
•De infectie verspreid zich sneller dan iemand ooit had kunnen weten.
Enfeksiyon tahminimizden daha hızlı yayılıyor.
-
weten : bilmek
•De jonge dame wist dat haar man heel veel van haar hield.
Genç bayan kocası tarafından çok sevildiğini biliyordu.
-
weten : bilmek
•De vrouw was zo wanhopig dat ze niet meer wist wat te doen.
Kadın o kadar çaresizdi ki ne yapacağını bilmiyordu.
-
weten : bilmek
•En één van deze problemen was dat zij wist dat ik getrouwd was.
Bu sorunlardan biri de evli olduğumu bildiğiydi.
-
weten : bilmek
•Er is iets dat je over mij moet weten.
Benim hakkımda bilmen gereken bir şey var.
-
weten : bilmek
•Er is iets gaande, en ik weet niet wat.
Bir şeyler dönüyor, ve ben ne olduğunu bilmiyorum.
-
weten : bilmek
•Hij heeft nooit geweten hoe trots ik op hem was.
Onunla ne kadar gurur duyduğumu hiçbir zaman bilmedi.
-
weten : bilmek
•Hij wil haar naam weten.
- Onun adını öğrenmek istiyor.
- Onun adını bilmek istiyor.
-
weten : bilmek
•Hij wilde weten wat zij gezegd had.
Ne söylediğini bilmek istedi.
-
weten : bilmek
•Hij wist dat we 'r zouden vinden.
Onu bulacağımızı biliyordu.
-
weten : bilmek
•Hij wist toch dat we kwamen?
Geldiğimizi biliyordu, değil mi?
-
weten : bilmek
•Hij zou me vermoorden als hij dit wist.
Bunu bilse beni öldürürdü.
-
weten : bilmek
•Hoe kan ik iets beschermen waarvan ik niet wist dat het bestond?
Varlığından haberdar bile olmadığım bir şeyi nasıl koruyabilirim ki?
-
weten : bilmek
•Hoe wist hij mijn naam?
Adımı nereden biliyordu?
-
weten : bilmek
•Hoe wist je dat ze hier was?
Onun burada olduğunu nasıl bildin?
-
weten : bilmek
•Hoe wist je dat?
Nereden bildin?
-
weten : bilmek
•Hoe wist je dat ik het was?
Benim olduğumu nasıl bildin?
-
weten : bilmek
•Hoe wist je hiervan?
- Bunu nasıl bildin?
- Bunu nereden biliyordun?
-
weten : bilmek
•Hoe wist u dat?
Bunu nereden biliyordunuz?
-
weten : bilmek
•Hoe wist u dat hij getrouwd was?
Onun evli olduğunu nasıl bildiniz?
-
weten : bilmek
•Ik had het kunnen weten.
- Anlamalıydım.
- Bilebilmeliydim.
-
weten : bilmek
•Ik heb altijd geweten dat je nog leefde.
Hep biliyordum yaşadığını.
-
weten : bilmek
•Ik heb een heel eind gelopen zonder te weten waar ik heenging.
Nereye gittiğimi bilmeden uzun süre yürüdüm.
-
weten : bilmek
•Ik heb je verteld wat ik wist.
Sana bildiklerimi anlattım.
-
weten : bilmek
•Ik hoef ’t ook niet te weten.
- Bilmek de istemiyorum.
- Bilmem de gerekmiyor.
-
weten : bilmek
•Ik moet het weten.
- Bilmem gerekiyor.
- Bilmeliyim.
-
weten : bilmek
•Ik moet weten wat er in die kluis zit.
O kasada ne olduğunu bilmeliyim.
-
weten : bilmek
•Ik was niet met je getrouwd als ik wist dat je een oplichter was.
Üçkağıtçı olduğunu bilseydim, seninle evlenmezdim.
-
weten : bilmek
•Ik wil alleen de waarheid weten.
Sadece gerçeği bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wil de naam weten van je werkgever.
İşvereninin adını bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wil weten met wie ik praat.
Kiminle konuştuğumu bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wil weten waarom niet.
Nedenini bilmek isterim.
-
weten : bilmek
•Ik wil weten wat er is gebeurd.
Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wil weten wat er is gebeurt.
Orada ne olduğunu bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wil weten wie er geld stort op die rekening.
O hesaba kim para yatırıyor bilmek istiyorum.
-
weten : bilmek
•Ik wilde weten hoe het met je ging.
Nasıl olduğunu bilmek istedim.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat dit ging gebeuren.
Bunun olacağını biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat dit zou gebeuren.
Bunun olacağını biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat er een carrière in het verschiet lag.
Önünde parlak bir gelecek olduğunu biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat er iets verkeerd met haar was.
Onda bir sorun olduğunu biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat ie iets vreselijks zou doen.
Onun korkunç bir şey yapacağını biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat Melvin een beetje dubbelhartig was.
Melvin'in ikiyüzlü olduğunu biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dat ze zouden komen.
Geleceklerini biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist dus dat je er was.
Yani orada olduğunu biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist gewoon niet wat ik moest doen.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet dat hij zo gewetenloos was.
Onun bu kadar vicdansız olduğunu bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet dat hij zo meedogenloos was.
Onun bu kadar vicdansız olduğunu bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet dat je rookte.
Sigara içtiğini bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet dat je zou komen.
Geleceğini bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet dat jij ziek was.
Senin hasta olduğunu bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet wat ik deed.
Ne yaptığımı bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist niet wat ik moest doen.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist wat ik deed.
Ne yaptığımı biliyordum.
-
weten : bilmek
•Ik wist wat ze dachten.
Ne düşündüklerini bilirdim.
-
weten : bilmek
•Ik wou dat ik de waarheid wist.
Keşke gerçeği bilseydim.
-
weten : bilmek
•Ik zou het niet weten.
-
weten : bilmek
•Ik zou het willen weten.
Bilmek isterdim.
-
weten : bilmek
•Ik zou weglopen, als ik maar wist waarheen.
- Nereye gideceğimi bilseydim, kaçardım.
- Gidecek yerim olsa, kaçardım.
-
weten : bilmek
•Je vrouw wist het ook, nietwaar?
Karın da biliyordu, değil mi?
-
weten : bilmek
•Je wist dat er risico’s waren.
Riskli olduğunu biliyordun.
-
weten : bilmek
•Je wist het?
Biliyor muydun?
-
weten : bilmek
•Jij wist hiervan en je bent gewoon doorgegaan?
Bunu bilmene rağmen devam mı ettin?
-
weten : bilmek
•Jouw oom wist te veel.
Amcan çok fazla (şey) biliyordu.
-
weten : bilmek
•Laat me weten als ik nog iets voor u kan doen.
Sizin için bir şey daha yapabilirsem, lütfen bana bildirin.
-
weten : bilmek
•Laat me weten als je iets nodig hebt.
Bir şeye ihtiyacın olursa bana bildir.
-
weten : bilmek
•Laat u het ons alstublieft weten wanneer u vertrekt.
Gideceğiniz zaman lütfen bize haber edin.
-
weten : bilmek
•Maar ik neem aan dat u dat al wist.
Ama sen zaten bunu biliyorsun.
-
weten : bilmek
•Mag ik er de reden van weten?
- Sebebini öğrenebilir miyim?
- Sebebini bilmemde bir sakınca var mı?
-
weten : bilmek
•Mijn zus wil altijd alles weten.
Kızkardeşim sürekli her şeyi bilmek ister.
-
weten : bilmek
•Mocht u willen weten hoe het met mij gaat, welnu, het gaat goed.
Beni soracak olursanız, ben iyiyim.
-
weten : bilmek
•Moet ik nog iets anders weten?
Bilmem gereken başka bir şey var mı?
-
weten : bilmek
•Niemand mag weten van je drankprobleem.
Kimse içki sorunun olduğunu bilmemeli.
-
weten : bilmek
•Of wist je het?
Yoksa biliyor muydun?
-
weten : bilmek
•Omdat je wist wat we gingen doen.
Çünkü ne yapacağımızı biliyordun.
-
weten : bilmek
•Op deze wijze wisten we de man van ons af te schudden.
Bu şekilde adamı başımızdan savabildik.
-
weten : bilmek
•Over die zedenmisdrijven hoef ik niks te weten.
O cinsel tâcizler hakkında hiçbir şey bilmek istemiyorum.
-
weten : bilmek
•Plotseling wist ik niet meer wat ik van plan was geweest te zeggen.
Şaşkınlık işte, birden ne diyeceğimi unuttum.
-
weten : bilmek
•Profeten weten ook niet alles.
Peygamberler de her şeyi bilmezler.
-
weten : bilmek
•Toen de auto onderweg kapot ging, wisten we niet wat te doen.
Yolda araba bozulunca, ne yapacağımızı bilemedik.
-
weten : bilmek
•Toen wist ik het.
- O anda anladım.
- O zaman biliyordum.
-
weten : bilmek
•Veel meer weten we nu niet.
Şu anda daha fazlasını bilmiyoruz.
-
weten : bilmek
•Vertel ze gewoon wat ze willen weten.
Onlara bilmek istedikleri şeyleri anlat.
-
weten : bilmek
•Waarom waren jullie zo verbaasd? Wisten jullie het dan niet?
Niye şaştınız öyle? Haberiniz yok muydu?
-
weten : bilmek
•Waarom wil je die weten?
Onu neden bilmek istiyorsun?
-
weten : bilmek
•Wat wil je weten?
Ne bilmek istiyorsun?
-
weten : bilmek
•We weten allebei dat we deze mensen kunnen helpen.
İkimiz de biliyoruz ki, bu insanlara yardım edebiliriz.
-
weten : bilmek
•We weten net zo weinig als jij.
Biz de senin kadar çok az biliyoruz.
-
weten : bilmek
•We weten niet waarvoor het dient.
Ne işe yaradığını bilmiyoruz.
-
weten : bilmek
•We wisten allemaal dat het gevaarlijk zou worden.
Hepimiz tehlikeli olacağını biliyorduk.
-
weten : bilmek
•Weten jullie niet wie ik ben?
Benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?
-
weten : bilmek
•Weten jullie of zij vanavond komen eten?
Bu akşam yemeğe gelip gelmeyeceklerini biliyor musunuz?
-
weten : bilmek
•Wie zal het weten?
- Kim bilir?
- Gerçeği kim bilebilir?
-
weten : bilmek
•Wie zijn degenen die het weten, maar die het niet zeggen?
Bilip de söylemeyenler kim?
-
weten : bilmek
•Wij weten ’t ook net.
- Biz de yeni öğrendik.
- Biz de şimdi biliyoruz.
-
weten : bilmek
•Wij wisten niet dat u vandaag zou komen.
Bugün geleceğinizi bilmiyorduk.
-
weten : bilmek
•Wil je weten hoe ’t op mijn werk ging?
Bugün işimde olanları bilmek ister misin?
-
weten : bilmek
•Wil je weten waarom?
Nedenini bilmek ister misin?
-
weten : bilmek
•Wil je weten wie dat heeft gedaan?
Kimin yaptığını bilmek istiyor musun?
-
weten : bilmek
•Wilt u iets van hem weten?
- Ondan bir şey bilmek ister misiniz?
- Onun hakkında bir şey öğrenmek ister misiniz?
-
weten : bilmek
•Wist hij het? Waarom heeft hij dan niets gezegd?
Biliyor muymuş? Peki neden söylememiş?
-
weten : bilmek
•Wist je dat?
Biliyor muydun?
-
weten : bilmek
•Wist je het?
Biliyor muydun?
-
weten : bilmek
•Wist je niks beters te doen dan naar een voetbalwedstrijd te gaan?
- Gide gide maça mı gittin?
- Maça gitmekten başka yapacak daha iyi bir şey bulamadın mı?
-
weten : bilmek
•Wist jij dat niemand dat wat kan schelen?
Kimsenin umursamadığını biliyor musun?
-
weten : bilmek
•Wist jij hiervan?
- Bunu biliyor muydun?
- Bunun hakkında bir şey biliyor muydun?
-
weten : bilmek
•Wist u hiervan?
Bunu biliyor muydunuz?
-
weten : bilmek
•Wisten de anderen ervan?
Diğerleri biliyor muydu?
-
weten : bilmek
•Wisten jullie het niet?
- Bilmiyor muydunuz?
- Haberiniz yok muydu?
-
weten : bilmek
•Ze huilde omdat ze niet wist waar haar zoon was.
Oğlunun nerede olduğunu bilmeyerek ağladı.
-
weten : bilmek
•Ze praten over iets dat ik niet mag weten.
Bilmemem gereken bir şey hakkında konuşuyorlar.
-
weten : bilmek
•Ze praten over iets, maar ik weet niet waarover.
Bir şey hakkında konuşuyorlar, ama ne hakkında olduğunu bilmiyorum.
-
weten : bilmek
•Ze weten niet wat ze doen!
- Ne yaptıklarını bilmiyorlar!
- Ne yaptıklarının farkında değiller!
-
willen : istemek
•Wat wil je?
Ne istiyorsun?
-
willen : istemek
•;Wat wilde je vroeger worden?
Eskiden ne olmak istiyordun?
-
de wind : rüzgâr, yel, esinti
•De wind gaat liggen.
Rüzgâr diniyor.
-
de wind : rüzgâr, yel, esinti
•De wind is gekeerd.
Rüzgâr döndü.
-
de wind : rüzgâr, yel, esinti
•De wind is zuidwest.
Rüzgâr güneybatıdan esiyor.
-
de wind : rüzgâr, yel, esinti
•De wind komt uit het zuiden.
Rüzgâr güneyden esiyor.
-
de wind : rüzgâr, yel, esinti
•Ik dacht dat het de wind was.
Rüzgâr sanmıştım.
-
harde wind : şiddetli rüzgâr, sert rüzgâr, fırtına
•Door de harde wind gaat het zeil bol staan.
Sert rüzgârdan yelken şişiyor.
-
een wind laten : yellenmek, osurmak
•Ik laat een wind en schaam me.
Osuruyorum ve utanıyorum.
-
wit : beyaz
•Hij had wit haar.
Beyaz saçlıydı.
-
witter : daha beyaz
•Dit overhemd is witter dan sneeuw.
Bu gömlek kardan daha beyaz.
-
wraak nemen : öç almak, intikam almak
•Je hebt twee mensen verloren en je wilt wraak nemen.
İki kişi kaybettin ve intikam almak istiyorsun.
-
wraak nemen : öç almak, intikam almak
•Tijd om duivelse wraak te nemen.
Şeytanca intikam alma zamanı.
-
wraak nemen op iemand : birinden öç almak, birinden intikam almak
•De vrouw wil wraak nemen op de man die haar zoontje heeft aangereden.
Kadın, küçük çocuğuna çarpan adamdan intikam almak istiyor.
-
wraak nemen op iemand : birinden öç almak, birinden intikam almak
•Ik wilde wraak nemen op de maatschappij.
- Toplumdan öç almak istedim.
- Toplumdan intikam almak isterdim.
-
vervoeren : taşımak, nakletmek
•De taxi vervoert de passagiers naar het station.
Taksi yolcuları istasyona taşıyor.
-
vervoeren : taşımak, nakletmek
•Het schip kan 1500 passagiers vervoeren.
Gemi 1500 yolcu taşıyabiliyor.
-
vervoeren : taşımak, nakletmek
•Het schip vervoerde een prototype van een wapen.
Gemi bir silahın prototipini taşıyordu.
-
vervoeren : taşımak, nakletmek
•Het vrachtschip vervoerde auto's.
Yük gemisi araba taşıyordu.
-
vervoeren : taşımak, nakletmek
•Veel schepen worden gebruikt om levende dieren te vervoeren.
Bir çok gemi canlı hayvanları taşımakta kullanılıyor.
-
het wrak : enkaz, harabe
•Bij het duiken zagen zij het wrak van een schip op de zeebodem liggen.
Dalışta denizin altında bir gemi enkazının olduğunu gördüler.
-
het wrak : enkaz, harabe
•Het wrak van het schip Baltic Ace ligt op de zeebodem.
Baltic Ace gemisinin enkazı denizin altında duruyor.
-
het wrak : enkaz, harabe
•Hij is een wrak.
- O bir harabe.
- O bir enkaz.
-
het wrak : enkaz, harabe
•Na het ongeluk stond het wrak van de auto langs de weg.
Kazadan sonra arabanın enkazı yol boyunca duruyordu.
-
het wrak : enkaz, harabe
•We gingen terug naar het wrak van de Titanic.
Titanik’in enkazına geri gittik.
-
het wrak : enkaz, harabe
•We hebben het wrak laten ophalen.
Enkazı aldırttık.
|
|