-
lamlendig : uyuşuk, üşengeç, tembel
•Ik slaap al een tijdje slecht en nu voel ik me lamlendig.
Bir süredir iyi uyuyamıyorum ve şimdi kendimi uyuşuk hissediyorum.
-
lamlendig : çekilmez, kötü
•Het werd een lamlendige zondagnamiddag.
Çekilmez bir Pazar öğleden sonrası oldu.
-
het lamsvlees : kuzu eti
•Moslims eten geen varkensvlees, maar wel lamsvlees.
Müslümanlar domuz eti yemezler, ama kuzu eti yerler.
-
laten vallen : düşürmek
•Die heb ik laten vallen.
Onu düşürdüm.
-
laten vallen : düşürmek
•Hé, je hebt de vaas laten vallen!
Hey, vazoyu düşürdün!
-
laten vallen : düşürmek
•Het was niet de eerste keer dat de ober een steakje liet vallen.
Garsonun bifteği düşürmesi ilk kez değildi.
-
laten vallen : düşürmek
•Ik liet het glas vallen.
Bardağı düşürdüm.
-
laten vallen : düşürmek
•Ze hebben iets in het ziekenhuis laten vallen.
Onlar hastanede bir şey düşürdüler.
-
later : daha sonra
•Kunnen we hier later over praten?
Bunu daha sonra konuşabilir miyiz?
-
lever : karaciğer
•De lever heeft anderhalf uur werk om een glas alcoholische drank af te breken.
Karaciğer bir kadeh içkiyi yok etmek için bir buçuk saat çalışmakta.
-
lever : karaciğer
•Kinderen zijn bijzonder kwetsbaar omdat hun lever nog niet volgroeid is.
Çocuklar fevkalade hassastır, çünkü karaciğerleri daha tam büyümemiştir.
-
lokaal : yerel, bir yere ait, mahalli, yöresel
•Het vieren van Sint-Maarten is een lokaal verschijnsel.
Sint-Maarten kutlamak yöresel bir olaydır.
-
lokaal : yerel, bir yere ait, mahalli, yöresel
•Je stijgt op en landt op een lokaal vliegveld.
Yerel bir havaalanından havalanıyorsun ve yere iniyorsun.
-
lokaal : yerel, bir yere ait, mahalli, yöresel
•Vroeger werden levensmiddelen lokaal geproduceerd en geconsumeerd.
Eskiden temel gıda maddeleri mahalli olarak üretilir ve tüketilirdi.
-
het lokaal : salon, sınıf
•Een lokaal met 50 studenten kan afschrikwekkend zijn.
50 öğrencili bir sınıf korkutucu olabilir.
-
het lokaal : salon, sınıf
•In welk lokaal hebben we na de pauze les?
Teneffüsten sonra hangi sınıfta dersimiz var?
-
de longontsteking : akciğer iltihabı
•Hij overleed aan een longontsteking.
Akciğer iltihabından öldü.
-
lopen : yürümek
•Achter ons liepen twee mensen.
Arkamızdan iki kişi yürüyordu.
-
lopen : yürümek
•De protesterende jongeren liepen in de richting van het consulaat.
Protesto eden gençler konsolosluğa doğru yürüdüler.
-
lopen : yürümek
•Het is te ver om te lopen.
Yürümek için çok uzak.
-
lopen : yürümek
•Het water is goed genoeg bevroren om op te lopen.
Su, üzerinde yürünecek kadar donmuş.
-
lopen : yürümek
•Hij kan niet lopen, zo te zien heeft hij te veel gedronken.
Yürüyemiyor, anlaşılan çok içmiş.
-
lopen : yürümek
•Hij kan niet meer lopen.
- Artık yürüyemiyor.
- Yürümez oldu.
-
lopen : yürümek
•Ken je de mensen die daar lopen?
- Orada yürüyenleri tanıyor musun?
- Orada yürüyen insanları tanıyor musun?
-
lopen : yürümek
•Loop met me mee.
Birlikte yürüyelim.
-
lopen : yürümek
•Op straat lopen mensen.
Sokakta insanlar yürüyor.
-
lopen : yürümek
•Was jij aan het lopen?
Yürüyor muydun?
-
lopen : yürümek
•Was jij niet aan het lopen?
Yürümüyor muydun?
-
lopen : yürümek
•Wij liepen tot aan huis.
Eve kadar yürüdük.
-
lopen : yürümek
•Zullen we gaan lopen?
Yürüyelim mi?
-
lopen : yürümek
•Zullen we lopen?
Yürüyelim mi?
-
lopen : yürümek
•Zullen we niet lopen?
Yürümesek mi?
-
lopen : koşmak
•Loop je achter ’n man aan die niet van je houdt?
Seni sevmeyen bir adamın peşinden mi koşuyorsun?
-
lopen : gitmek, ilerlemek
•Alles loopt gesmeerd.
Her şey tıkırında gidiyor.
-
lopen : gitmek, ilerlemek
•Deze trein loopt ’s zondags niet.
Bu tren pazar günleri gitmez.
-
lopen : çalışmak, işlemek
•De motor loopt langzaam.
Motor yavaş çalışıyor.
-
lopen : akmak
•De tranen lopen over haar wangen.
Onun yanaklarından gözyaşları akıyor.
-
lopen : akmak
•Het bloed loopt uit de wond.
Yaradan kan akıyor.
-
lopen : akmak
•Het water loopt door de kraan.
Su musluktan akıyor.
-
lopen : sürmek, devam etmek
•Dat onderzoek loopt over heel wat jaren.
O araştırma yıllardır sürüyor.
-
lopen : sürmek, devam etmek
•Het contract loopt nog.
Kontrat daha devam ediyor.
-
lopen : yürümeye uygun olmak
•Deze schoenen lopen gemakkelijk.
Bu ayakkabılarla kolay yürünür.
-
lopen : meşgul olmak
•Hij liep maar te lachen.
O hep gülüyordu.
-
lopen : gelmek, varmak, yaklaşmak
•De zaak loopt op zijn einde.
Bu işin sonu geliyor.
-
lopen : gelmek, varmak, yaklaşmak
•Het loopt tegen zes uur.
Saat altıya geliyor.
-
lopen : gelmek, varmak, yaklaşmak
•Hij loopt tegen vijftig.
O elli yaşına yaklaşıyor.
-
niet lopen : kusurlu olmak
•Deze zin loopt niet.
Bu cümle kusurlu.
-
in een valstrik lopen : tuzağa düşmek
•We zijn in een valstrik gelopen.
Tuzağa düştük.
-
lopend : yürüyerek
•Hij woont vlakbij het station, hij gaat altijd lopend naar het station.
İstasyona yakın oturuyor, devamlı istasyona yürüyerek gider.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Als hij naar mij zou luisteren, dan gaat hij veel geld verdienen.
Beni dinlese, çok para kazanacak.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Als je niet naar mij luistert, dan zul je het berouwen.
Sözümü dinleme hele, pişman olursun.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Er is geluisterd naar de kritiek.
- Eleştiri dinlenildi.
- Eleştiriye kulak asıldı.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Er is nooit naar ons geluisterd.
- Hiç bizi dinleyen olmadı.
- Biz hiç dinlenilmedik.
- Bize hiç kulak veren olmadı.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Had ik maar naar jou geluisterd!
Keşke seni dinleseydim!
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Hé, buurvrouw, luister!
Hu, komşu, dinle!
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Hier moet je naar luisteren, want dit gaat jou aan.
Bunu dinlemelisin, çünkü seni ilgilendiriyor.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Hij luistert toch naar niemand.
Kimi dinliyor ki?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Iedere morgen luister ik naar het weerbericht.
Her sabah hava raporunu dinlerim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik had naar je moeten luisteren.
Seni dinlemeliydim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik heb hem alles uitgelegd, maar hij heeft toch niet naar mij geluisterd.
Her şeyi anlattım, gene de beni dinlemedi.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik heb naar de mensen geluisterd.
İnsanları dinledim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik heb naar jullie geluisterd.
Sizi dinledim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik heb ook heel goed naar u geluisterd.
Ben de sizi çok iyi dinledim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik kan de hele dag naar muziek luisteren en erover praten.
Bütün gün müzik dinleyebilirim ve o konuda konuşabilirim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik luister elke dag naar de radio.
Her gün radyo dinlerim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik luister niet.
Dinlemiyorum.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik luister niet meer naar jou.
- Artık seni dinlemek istemiyorum.
- Artık seni dinlemiyorum.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik was bang dat hij niet naar mij zou luisteren.
Onun beni dinlemeyeceğinden korkuyordum.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik was bang dat jij niet naar mij zou luisteren.
Senin beni dinlemeyeceğinden korkuyordum.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Ik zal de hele tijd luisteren.
- Sürekli dinleyeceğim.
- Sürekli dinliyor olacağım.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•In plaats van naar mij te luisteren, keek hij uit het raam.
Beni dinleyeceğine camdan dışarıya bakıyordu.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Je luistert niet naar je moeder.
Anneni dinlemiyorsun.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Je moet luisteren naar wat ik je vertel.
Sana anlattığım şeyi dinlemelisin.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Jij luistert toch niet.
- Sen söz dinlemezsin ki.
- Dinlemiyorsun ki.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Jullie moeten leren te luisteren!
Dinlemeyi öğrenmelisiniz!
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister.
Dinle.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister eens!
Dinle hele!
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister er een voor een naar.
Şimdi teker teker dinle.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister heel goed naar mij!
Beni çok dikkatli dinle!
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister, hoe heet je?
Dinle, senin adın ne?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister, ik denk dat we ons het best in twee groepen splitsen.
Dinleyin, bence en iyisi iki gruba ayrılmalıyız.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister, ik heb een hoop te doen, ok?
Bak, bugün yapacak çok şeyim var tamam mı?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister ik niet naar u? Natuurlijk wel.
Sizi dinlemez olur muyum?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister je?
- Dinliyor musun?
- Duyuyor musun?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister je naar me?
Beni dinliyor musun?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister meid, je hebt talent.
Dinle kızım, sende yetenek var.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister, mijn vrouw wil een fatsoenlijk en beleefd iemand.
Dinle, eşim düzgün ve kibar birini istiyor.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister naar de docent en herhaal.
Öğretmeni dinleyin ve tekrar edin.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister naar hem.
Onu dinle.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister naar het gesprek.
Konuşmayı dinleyin.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister naar me.
- Beni dinle.
- Beni dinleyin.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister naar pa.
Babanı dinle.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister nu naar mij.
Şimdi beni dinle.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luister, vertel geen onzin.
Bak, laf salatası istemiyorum.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luistert hij?
Dinliyor mu?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Luistert u?
- Dinliyor musunuz?
- Duyuyor musunuz?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Met uitzondering van rock, luisterde hij naar alle soorten muziek.
- Rok müstesna, dinlemediği müzik türü yoktu.
- Rok hariç, her çeşit müziği dinlerdi.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Nee. Ik ga nu luisteren.
Hayır. Şimdi dinleyeceğim.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Niemand luistert naar me.
Kimse beni dinlemiyor.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Of ik hem nu waarschuw of niet, hij luistert toch niet.
Uyarsam da, uyarmasam da, beni dinlemiyor.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Op een dag zullen ze naar mij luisteren.
Bir gün benim sözümü dinleyeceklerdir.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Rock uitgezonderd, luisterde hij naar alle soorten muziek.
- Rok müstesna, dinlemediği müzik türü yoktu.
- Rok hariç, her çeşit müziği dinlerdi.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•U hebt weer goed naar uw moeder geluisterd.
Annenizi tekrar iyi dinlediniz.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Waarom luistert u niet naar hen?
Neden onları dinlemiyorsunuz?
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Wij hebben heel zorgvuldig geluisterd.
Çok dikkatli dinledik.
-
luisteren (naar) : dinlemek, duymak, itaat etmek
•Zolang hij niet naar mij luistert, praat ik niet met hem.
Beni dinlemedikçe onunla konuşmayacağım.
|
|